VERSİYON 2

                  http://www.groups.yahoo.com/group/fantaziyazarlari     

Falador: Avci bir elf (ayrica hikayemizin ekseninde olan bas kahraman).

Paasat: Falador`un tek dostu, son zamanlarda oklarinin etkisini kuvvetlendirmek icin iksirlerle ugrasan yari-elf bir avci.

Alazonda: Kasabanin buyucusu ve kehanet delisi.

Duldarin Ormanlari: Falador`un cocuklugundan beri vakit gecirdigi ve avcilik yaptigi yegane yer...

Andowanum:Buyuk Elf Kralligi (Kadim Savaslari`ndan sonra yikildi).

Lajisoero: Andowanum´un  en kudretli kralı.

Bamaslau: Andowanum´um  baş  komutanı (ayrıca Lajisoero'nun en büyük oğlu).

Pahodyag: Andowanum´un  en cesur savaşçı  prensesi (ayrıca Lajisoero'nun kızı).

Madjsali: Bir zamanlar dünyada yaşamış en kudretli büyücülerden bir tanesi (ayrıca Kadim Savasları'nın komutanı- ve tüm müsibet irklarin temsilcisi).

Hadforie: Hapsolmuş iskeletlerin kurtulmasi icin bulunmasi gereken yasam pinari.

Daaskeona(Alhaz): Kadim savaslari´nda diriltimis elflerin hapsoldugu yer.

Arian: Bati ordularinin komutani.

Nôtan: Paasat´in gumus kilici.

Lumer: Falador´un altin kilici.

Written by:Pınar Yanardağ

Gumusi bir karanlik safagi golgeliyordu… Bir ucu Duldarin Ormanlari`na bir ucu da vadiye uzanan  eski dag patikasi, kuzeybatida  iri kayalarin ve durgun nehrin arasindan dibi sislerle ortulmus, ufak bir kulubeye uzaniyordu…

Kapi gicirdayarak acildi ve  bir erkek, elinde yayi, sirtinda ok sadagi ile disari cikti…Av torbasi bir omzunda gevsekce asiliydi...Ince yapisi, griye bakan kahverengi saclari, sivri ucu kulaklari onun bir elf oldugunu anlamaya yeterdi...

   ***     ***    ***

Derin, yesil gozleriyle havayi suzdu…Yuce daglara ugursuzca yerlesmis sise bakarak:  “Bugun av icin pek iyi bir gun degil…” diye dusundu, ama sececek pek alternatifi de yoktu, son zamanlarda kasabaya yalnizca avlarini satmak icin gidiyordu cunku kasaba halki gittikce daha sacma hikayeler anlatmaya baslamisti: kehanetler, tilsimlar, efsaneler… “Hepsi su Alazonda denen deli karinin basinin altindan cikiyor…” diye dusundu. Paasat`a da gidemezdi, cunku o da son zamanlarda avlanmak yerine kafayi iksirlerle bozmustu. Dikkatini avlayacagi yarasalara vermeye calisti, boyle sacmaliklari dusunmek bile vakit kaybiydi…

Kucuk patikadan yavas yavas ormana dogru yurumeye basladi, orman hala karanlik ve sisliydi…

                          ***     ***    ***

Saatlerdir avlaniyordu ama sadece yedi yarasa yakalayabilmisti...Gunes dogarak agaclarin tepesinden isik kumelerini yaymaya basladi, Falador kisik sesle bir kufur savurdu…Gundogumunun altin rengi loslugu, yarasa avlamasi icin elindeki son sansi da aliyordu. Bu lanet yarasalar da neredeydi?

Gittikce ormanin derinliklerine dogru yurumeye basladi, gittikce daha serin, daha karanliklasan, mecbur olmadikca gitmedigi bolgelere… Genis yaprakli, yesil tomurcuklu agaclarin yerini , kasvetli ceviz agaclariyla kapkara yaprakli, urkutucu agaclar: mis kokulu sumbullerin ve yemyesil cimenlerin yerini pis kokulu, kara yosunlar almaya baslamisti…

            Ormandaki en ufak degisiklige bile duyarli olan Falador, tum dikkatiyle etrafi dinliyordu... Bu alisagelmedik, garip sessizlik de neyin nesiydi? Sanki butun yarasalar gizli bir anlasmaya varmislardi da uzaklara ucmustu ya da gizleniyordu… Falador`un avlayabildikleri ise ormanda tek tuk gozuken - belki de yolunu kaybetmis- yarasalardi...

                                 *** *** ***

         Falador sekizinci avininin ardindan yayini gerdi, okunu hizla firlatti...Zamanlama mukemmeldi…Okun hedefi vurmasindan saliseler sonra yarasanin urkutucu, tiz sesi tum ormanda  yayildi… Sekizinci avini da hemen torbasina koydu.

“Bir tane daha...“ diye dusundu, ve son avi icin etrafi kollamaya koyuldu…

Avlayacagi yarasadan baska birsey dusunmeksizin saatlerdir yuruyordu…

“Iste, orada!”

Sonunda bir yarasa daha gormustu iste, sinsi adimlarla hizla takibe koyuldu. Orman`daki tek ses avci botlarinin kurumus yapraklar uzerinde cikardigi melankolik sesti... Keskin gozlerini avinin uzerinden bir an olsun  ayirmiyordu…Yarasa sanki olan bitenden haberdarmis gibi delice kanat cirpiyor, kacinilmazi geciktirmeye calisiyordu...Falador avi icin uygun zamani kolluyordu, sonunda yayini -suphe goturmez bir meydan okuyusla- gerdi, ve hedefine hizla firlatti…

Ancak okunun hedefi vurup vurmadigini asla goremedi...

Sanki yer ayaginin altindan kayiyor gibiydi...Nafile cirpinislar ona hicbirsey kazandirmiyordu...Dipsiz bir kuyuda dusuyor, dusuyor, dusuyordu...

                                 ***   ***   ***

Falador uyandiginda ortalik zifiri karanlikti… Kalbi kut kut atiyordu…Ne oldugunu hatirlamasi icin birkac dakika gecmesi gerekti...Sessiz karanlikta hicbirsey goremeden cilginca etrafina bakiyordu…

Written by: Kerem Kayacan:

Nerede olduğunu düşündü. Hiç bir fikri yoktu. Son hatırladığı uzun bir düşüştü. Sakinleşmek için yerde bir süre daha kaldı. “Bundan daha kötü durumlarla karşılaşmıştım” diye düşündü, “Nerede olduğumu anlamak için burada oturmanın bir faydası yok”. Yavaşça yerden kalktı. Meraklı ama temkinliydi. Bir şeyler görebilmek ya da en azından hissedebilmek için dikkatini toplamaya çalıştı. Gözleri karanlığa uyum sağlamaya başlamıştı. İlk fark ettiği şey, bulunduğu yerin sandığı gibi küçük ve dar bir çukur değil, oldukça geniş bir mağara olduğuydu. Yumuşak zemin, düşüşten neredeyse hiç zarar görmeden kurtulmuş olmasını açıklıyordu. Kaburgalarındaki hafif sızlama türüne göre güçlü olan avcı elf için büyük bir sorun değildi.

Bir çıkış yolu aramak için yürümeye hazırlanan Falador, düşmeden önce elinde olduğunu hatırladığı yayı aklına gelince durdu, “Babamın benim için yaptığı yayı bulmadan gitmeyeceğim. Buralarda bir yerde olmalı”. Yere baktı, bir şey görmek çok zordu. Elleriyle aramaya koyuldu. Soğuk ve ıslak toprak rahatsız ediyordu ama yayını bulmak istiyordu. Dakikalarca aradı ama pürüzsüz ahşabı parmaklarının ucuyla hissettiği andaki mutluluğu her şeye değerdi. “Buradasın işte!” diye söyledi kendi kendine ama sevinci daha büyük bir üzüntüye dönüştü, “Lanet olsun! Kırılmış!”. Bir yay ancak tek parça halinde işine yarardı ve yayı için üzülmeye ayıracak zamanı olmadığını düşündü. “Şimdi yapmam gereken tek şey bir çıkış yolu bulmak”, yüksek sesle konuşması kendini güçlü hissetmesini sağlıyordu. Geçebileceği bir açıklık bulmak için duvarlara yaklaşırken bu güce ihtiyacı olacağını hissetti.

Büyük bir daire çizerek mağaranın duvarlarını arayınca, Falador'un bulabildiği tek bir geçit vardı; daha derine inen bir tünel. “Gitmek istediğim son yer toprağın altı ama başka çarem yok gibi görünüyor” diye aklından geçirdi elf. Avcı hançerini eline aldı ve içeri ilk adımını attı. Tünel oldukça dar ve alçaktı. Neyse ki ellerinin üzerinde yürümesi gerekmiyordu. Tünel tahmin ettiğinden uzundu. Neredeyse bir saat yürümüştü. Ama fark ettiği bir şey biraz da olsa tüneli bulduğunda yaşadığı hayal kırıklığını götürdü; tünel sürekli aşağı inmiyordu. Uzun bir zaman düz yürümüş, hatta bazen eğimin yukarıya yöneldiğini hissedince yeryüzüne yaklaşma düşüncesiyle gülümsemesine engel olamamıştı.

Uzun yürüyüş tecrübeli ve güçlü avcıyı yormuştu. Başını eğerek yürümesinin dışında zemin, Falador'un yürüyüşünü hiç de kolaylaştırmıyordu. Bir süre oturup dinlenmenin iyi olacağına karar verdi. Hançerini belindeki kınına sokup oturdu. Kaburgalarındaki ağrı yüzünü buruşturmasını sağlayacak kadar kötüleşmişti. Bir an önce evine gitmek istiyordu. Bir daha görebileceğinden emin olmadığı halde evini düşündü. “O kapı gıcırtısını bile çok özledim” diye geçirdi içinden. Ama kötü düşünceleri hemen aklından uzaklaştırmaya çalıştı. Paasat'ı düşündü, tek arkadaşını; “Seni piç, şu anda yanımda olmanı her şeyden çok isterdim” .

Falador yola devam etmek için ayağa kalkmaya hazırlandı. Ama birden nefesini tuttu. Bir ses mi duymuştu? Evet, kanat sesleri; ilerlediği yönden geliyordu. Bir kuş belki, ya da bir yarasa… Tekrar oturup bekledi. Sesler güçlendi, sahibinin ne olduğunu anlaması uzun sürmedi. Küçük bir yarasa sürüsü çığlıklar atarak başının üzerinden geçti. “Anlaşılan orada bir şeyler var” diye düşündü Falador. Hançerini tekrar eline aldı ve yola koyuldu.

Avcının yürüyüşü bu kez o kadar uzun sürmedi. Yürümeye başladıktan kısa bir süre sonra hava akımının arttığını hissetmişti. Bir süre daha yürüdükten sonra tünelin ucunu gördü. Anlaşılan tünel başka bir mağaraya açılıyordu. Hevesle çıkışa yaklaştı ve kendini tünelden dışarı attı. Artık daha rahat nefes alabilirdi. Ciğerlerini ferahlatmak için kollarını açtı ve başını yukarı kaldırdı. İşte o an Falador daha önce hiç karşılaşmadığı bir manzara gördü. Binlerce yarasa yüksek mağara tavanından sarkıyor, yüzlercesi de uçuyordu.

“Demek buradasınız. Sizi buldum işte. Ama avlanmak için dışarıda olmanız gerekirken neden burada?”

Written by: Pınar Yanardağ ;

Falador gözlerine inanamıyordu, binlerce yarasa mağaranın tavanında
pervasızca uçuyordu...Mağaranın ortasına baktığında az onceki sesin
nereden geldiğini anladı…Karşısında bir grup yabancı duruyordu, hepsi
uzun, siyah cüppeler giymişlerdi, grubun önünde -lider olduğu her
halinden belli olan- garip görünüşlü adam duruyordu… Ne çeşit
yaratıkların elinde olduğunu bilmiyordu, elf olamazlardı-bir elf
onların yanında bir cüce kadar çelimsiz ve küçük kalırdı…Ama normal
bir insandan çok daha büyük gözüküyorlardı ve görünen o ki Falador'un
işini bitirmeye hazırlardı…Falador bunların ne cins yaratıklar
olduğunu anlamak için bir kez umutsuzca yüzlerine doğru baktı ama
cüppelerinin başlıkları suratlarını gölgelere boğmuştu…Tamı tamına
altı kişiydiler…Ve Falador hiç bilmediği bir yerde bu altı kişiyle ve
binlerce yarasayla, karanlık bir mağarada yapayalnızdı…Ama hayir,
yilmayacakti, umutsuzluğa meydan yoktu…Ne olursa olsun bu cikmazdan
kurtulacakti...Hançeri hala elindeydi, ama bu kadar kişiye ve
yarasaya karşı tek başına ne yapabilirdi ki? Zihninin
derinliklerinden sağduyusu tam zamanında fısıldadı: ateş!..Evet,
çakmaktaşı hala avcı çantasındaydı. Soğukkanlılığını korumaya
çalışarak çabucak elini çantasına götürdü, birsürü ıvır-zıvırın
içinde çakmaktaşını bulmakta zorlanıyordu… Sonunda eli şekilsiz taşa
ulaştı. "Buldum!" diye geçirdi içinden, buyük bir mutluluk dalgası
yavas yavas tum vucudunu sarıyordu, en azından kendisini
savunabilirdi artık…Ama o daha çakmaktaşını çantasından çıkaramadan,
karşısındaki kara figür yeniden konuşmaya başladı, sesi sert ve
soğuktu… "Yerinizde olsaydım o çakmaktaşını
çıkarmazdım ...Karşınızdakinin dost ya da düşman olup olmadığını
bilmeden böyle birşey yapmak pek de akıllıca olmaz, değil mi? "
Falador şaşkınlık içinde- ve hala geçirdiği şokun etkisinde önce
neler olduğunu anlayamadı…Sonra ürkütücü gerçeğin farkına vardı:
Çakmaktaşını çıkaracağını da nereden biliyordu? Falador'un sağduyusu
yeniden fısıldadı: zihnini okuyor…

Falador'un bu bilmeceyi çözmeye sabrı yoktu, bir an once şu lanet
olası adamların işini bitirmek ve buradan kurtulmak istiyordu…
Kara figur yeniden konuşmaya başladı: "Sizi temin ederim, düşman
değiliz ve size zarar vermeye niyetimiz yok, bu yüzden artık saçma
korkularınızı silin ve bizimle gelin .."
Falador'un şu an ihtiyacı olan son şey nasihat dinlemekti, hem de
altı manyaktan…Hızlı bir hareketle çakmaktaşını çıkardı, elleri
titriyordu...Ne kadar aptaldı! Çakmaktaşı kendi kendine yanmazdı ya!
Hızlı düşünmesi lazımdı- paniğe zaman yoktu… Hemen aklına kırık yayı
geldi ve babasının ona tek hatırası olan yayını yakmak zorunda
kaldığı için bir taraftan yayı tutuştururken bir taraftan da bildiği
bütün küfürleri savuruyordu…Yayı tutuşurdu ve etrafını görmek için
kısık ateşi mağaranın ortasına, adamların olduğu yere doğrulttu.. O
an kalbinde ölümün soğukluğunu hissetti, gözlerine inanamiyordu…Az
once konuşan adamin kemikli suratina bakti, artık yanan yaydan gelen
kısık ateş, cüppe başlıklarının arkasındaki esrarengiz yüzleri
aydınlatmıştı, bunlar insan değildi, bunlar iskeletti- yaşayan
iskeletler…Hayır, aklı ona bir oyun oynuyor olmaliydi, boyle şeyler
ancak kasabadaki kıyamet alametçilerinin saçmasapan hikayelerinde
olurdu…Falador olanlara inanmıyordu…Bir an once bu kabus bitsin ve
uykusundan uyansın istiyordu…
Gittikçe parlayan ateş yüzünden binlerce yarasa mağaranın
tavanında uçuşmaya başladı…Ortalık tam bir kaos alanına dönmüştü… Bir
taraftan neler oldugunu anlamaya calisirken, bir taraftan da -farkina
varmadan- geri geri yurumeye basladi... Bir an dengesini kaybetti;
taş duvarın sonuna gelmişti artık…Hizla donup bakti, bir ciglik
kopartti ve bir refleks hareketiyle geriye dogru sicradi...Taş
duvardan çıkan iskelet onu yakalamak istercesine elini ona doğru
uzatıyordu…Artık gittikçe parlayan ateş mağaranın içini
aydınlatmıştı, tum duvarlar el ve ayaklarindan prangalanmis
iskeletlerle doluydu... Falador korkak bakışlarını gruba doğru
çevirdiğinde artık nefes bile almaya takatinin kalmadığını hissetti…
Artık sonu gelmişti, kara figur yarasaların tiz çığlıkları arasında
yeniden konuşmaya başladı: "Bilemezsin Falador…Tam bin yıldır bu anı
bekliyorum…Tam bin yıldır…"

written by: muyz:


Kendi ismini duymuş ve buna çok şaşırmış olmasına

rağmen Falador, bu keşmekeş den kurtulmak için bir yol

bulması gerektiğini biliyordu. Hem de her şeyden çok

daha iyi bir şekilde, hatta bunu hatırlaması için

cüppeli adamların onun çevresini sarmaya başlamasına

yada onunla ismiyle konuşan kişinin ellerinin

cüppesinin içine doğru kaymasına da gerek yoktu.

Başının üstünde uçan binlerce yarasa bunu zaten iyi

bir şekilde hatırlatıyorlardı.

Yarasalar elindeki yanmakta olan ateşe tepki olarak

mağaranın her yerinde uçuyor, özellikle Falador'un

geldiği geçide doğru kaçmaya çalışıyorlar ancak ateş

yüzünden bundan vazgeçiyorlardı… Falador elindeki ateş

ile etrafında bir kaçış yolu ararken şimdide bu

duvarlara zincirlenmiş cesetleri düşünüyordu. Acaba

bende mi onlardan biri olacağım? Bu adamlar kim?

Benden ne istiyorlar ve de en önemlisi buradan nasıl

kurtulacağım?

Buradan kaçamazsın dedi aynı ses. Bu anı o kadar uzun

süredir bekliyoruz ki… Falador kimin konuştuğunu gayet

iyi bilse de başka çaresi olmadığı için yine de adamın

kemikli yüzüne bakmak zorunda kaldı, en kötüsü de

adamın eli şimdi cüppesinin içinde bir şeyleri bulmuş

ve onu dışarı çıkartıyordu. Bu, ya bir büyü malzemesi

yada bir hançer olabilir dedi Falador, hangisi olursa

olsun benim işimi kolaylaştırmayacak. Tamda bu

cüppenin içinden çıkacak şeyin önünden kaçmak için bir

yol ararken binlerce yarasanın arasında güçlükle ona

doğru ilerleyen diğer cüppelileri görmüştü. Hepsinin

elinde parlak birer kıvrık hançer kendisine şüpheyle

bakarak ve kahrolası yarasalardan sakınarak Faladorun

çevresini sarıyorlardı özelliklede arkasına geçmeye

çalışarak. Artık bizimsin… dedi soğuk ses. Faladorun

kaçmaya başlaması için başka bir şeye ihtiyaçı yoktu…

öncelikle elindeki ateşi refleks olarak konuşana attı.

En azından çıkardığı şeyden kurtulabileceğini ümit

ederek. Daha sonrada zifiri karanlıkta geldiği

tanrıların cezası tünele doğru koşmaya başladı.

Yapacağı şeyi önceden hissetmiş olan bir cüppelinin

önüne atlamasına rağmen ondan sıyrılarak tünele

girmeyi başardı, ve onunla beraberde binlerce yarasa…

Büyük mağaradan dar tünele doğru tam bir kargaşa

akıyordu… Falador ve yarasalar. İki tarafta bu

durumdan pek memnun değillerdi,  bazen Faladordan

sakınarak uçan, bazende onu önlerine katıp

sürükleyerek, uykularından uyanmış, ateşten yayılan

ışıktan ürkmüş, binlerce yarasa. ve de bilmediği bir

mağarada canı  daha da önemlisi ruhu pahasına bütün

gün avladığı yarasalar ile arkasındaki adamlardan

kaçmaya çalışan bir elf…  Hiçbir şeyi düşünmeden bir

an önce bu beladan kurtulmaya çalışan ve de nereye

gittiğini göremeden en önemlisi de düşmemeye

çalışarak, peşindeki adamlardan kurtulmaya çalışan

Falador, Cüppelilerin kim olduğunu, neden onu çok uzun

zamandır beklediklerini, ellerindeki kıvrık hancerler

ile ne yapacakalarını ya da ismini nereden bildiklerini

daha sonra düşünecekti. Tabi hayatta kalırsa, tabi bu

yarasalar onu bir çıkışa götürüyorlarsa… tabi

arkasındaki adamlar ona yetişemezse…

written by:Pınar Yanardağ ;

Falador tünelde, hiç durmadan - etrafına ve yolunu kapatmaya çalışan yarasalara aldırmadan- nefes nefese dakikalardır koşuyordu...Arkasına doğru hızla- ve büyük bir endişe silsilesiyle- baktı...Görünüşe göre iskeletler peşini bırakmıştı, ama bu bir tuzak da olabilirdi...”Ne olursa olsun bu dipsizlikte boğularak ölmeyeceğim...” diye düşündü- muhtemelen iskeletleri atlatmıştı, peşini bırakmayan yarasalar sürüsü de görünmüyordu artik... Simdi bu kuyudan çıkmak için bir yol düşünmeliydi...Belki bir ip bulabilirdi...Belki kuyudan tırmanmaya çalışabilirdi... Falador kafasını bu ve bu gibi düşüncelere boğduğu için ilk önce karşısındaki yolun ikiye ayrıldığını anlayamadı...Olan bitenin farkına varınca önce şaşırdı, sonra zihnini kurcaladı; ama hayır, gelirken yolun ikiye ayrıldığını hiç hatırlamıyordu...”Nasıl olur?” diye düşündü ama sonra -heyecandan ya da kafasını kurcalayan düşüncelerden- gelirken bu yolun farkına varmadığına karar verdi...Ama şimdi bir karar vermek zorundaydı; sağdaki yol mu, yoksa soldaki mi geldiği yoldu? İkisi de birbirinden karanlık ve  tekinsiz görünüyordu ama bir şeçim yapmak zorundaydı -burada düşünerek vakit harcayamazdı; her an kemikli bir el arkasına yapışabilirdi...Bir çıkış keşfetme umuduyla çamur kaplı yüzeyi inceliyordu ama karanlık, elf gözlerini bile alt etmeyi başarmıştı- ortalıkta değil ayak izi önünü bile görmek mümkün değildi... Falador sağduyusunu dinlemeye çalıştı; sağa dön... Düşünmeye vakit yoktu, hemen sağa döndü, hızla yürümeye devam etti... Dakikalardır hiçbirşey düşünmeksizin yürüyordu, sonunda yol gittikçe genişleyerek açıldı -ve yine yuvarlak- bir odaya vardı...Bu oda daha önceki odadan daha küçüktü ve -çok şükür ki- o altı kaçıktan ve duvardan sarkan iskeletlerden eser yoktu...Ama geldiği yolun bu olmadığı da aşikardı...”Sola dönmem gerekirdi...” diye düşündü ve belki başka bir çıkış yolu vardır umuduyla etrafı keşfetmeye koyuldu...Elf gözlerini biraz daha zorladı - ne de olsa yeryüzünde karanlıkta en iyi görüşe sahip ırk elflerdi...Geniş ve yuvarlak odanın sağ tarafında bir karaltı olduğunu fark etmesi uzun sürmedi; temkinli bir şekilde yanına yaklaştı, bu taştan bir lahitti...  Üzerindekileri okumak çok zordu - herhalde yazılar aşınmıştı...Falador lahitteki yazıların bir kısmını okuyabildi:

 “ Bamaslau”

Bu isim nedense Falador'a yabancı gelmemişti...Zihnini kurcaladı, bu ismi nereden hatırlıyor olabilirdi? Nafile zorlamalar bir işe yaramıyordu- Falador bu ismi nereden tanıdığını hatırlayamıyordu... Bu konu hakkında kafa yormayı başka bir zamana bırakarak yeniden odayı keşfetmeye koyuldu; tozla kaplı duvarları bir geçit var mı diye incelerken zaman zaman kalkan toz bulutları yüzünden hummalı öksürüklere boğuluyordu... Odanın sağ yarısında tarama yapmayı bitirip sol yarısına geçtiğinde, benzer bir lahitin daha bulunduğunu gördü; ama bu sefer üzerinde yazılanlar farklıydı- ve okumak daha kolaydı:

“Lajisoero kızı Pahodyag”

Falador okuduklarına inanamıyordu... Lajisoero kızı Pahodyag...Lajisoero kadim elf kralının ta kendisiydi: Pahodyag ise kralın kızı, cesur elf savaşçısı prensesti...Az önce hatırlayamadığı Bamaslau ise kendini ülkesi için feda eden prens... Falador'un gözlerinden yaşlar süzülüyordu, bunların onlar olduğuna inanamıyordu...İnce, kısık bir sesle o bildik elf ağıtını söylemeye başladı;

Asılı kaldım uçsuz bucaksız bir boşlukta,

Yanan ateşlerin ardında;

Ölmüş savaşçıların bedenlerinin yanında...

Gözlerimden süzülen,

Korkudan doğan gözyaşları değildi aslında,

En sevdiğim arkadaşımın ölü bedenine ağıt yakan birisiydim yalnızca...

Savaşı kaybetmiştik,

Ve hala uzaktan uzağa,

Son bir ümit için çalan boruların sesleri geldi kulağıma.

O an niçin savaştışımızı düşündüm aklımca...                      

Bir şey için savaşmıştık ;

Tüm savaşların sonu için.

Savaşın gölgesiyle sislenmiş kafama,

Bir soru takılmıştı yalnızca:  “Gideceğimiz yer neresi?”:

Ölüm ve ötesi...

Falador ağıtını bitirdiğinde akan son birkaç damla gözyaşını da sildi; hayalle gerçek arasında, ince bir çizgide duruyordu artık... Olan bitene bir türlü inanamıyordu- inanmak istemiyordu... Tüm yaşamı boyunca deli saçması sandığı şeylerin aslında gerçek olduğuna mı yansın yoksa bunca yıl boyunca -bilerek ya da bilmiyerek - atalarına yapmış olduğu saygısızlığa mı? Bilmiyordu, hiçbirşey bilmiyordu...Ne düşünsün, ne yapsın bilmiyordu...Hafızasını kurcalıyordu; Kadim Savaşları...Yeryüzündeki yaşayan elflerin yarısının ölümüne yol açan savaş...Yüzyıllar önceydi bunlar- yoksa binyıllar önce miydi- Falador hatırlayamıyordu ama eğer bu gördükleri doğruysa o zaman efsane de doğruydu...

Written by:Pınar Yanardağ:

Efsaneye göre kadim büyücü Madjsali - ve onun safında olan yeryüzündeki tüm müsibet ırklar- diğer ırklarla- ki bunların arasında en önde gelenleri elfler,insanlar ve cücelerdi- karşılıklı bir savaş içindeydiler... Madjsali başlangıçta savaşı önde götürüyor gibi görünse de, daha sonraları - kadim elf büyücüsü Gorelsao sayesinde-  Madjsali savaşın hakimiyetini tamamen  kaybetmişti...Madjsali'nin  artık -henüz tamamlamadığı- ölümcül lanetini kullanmaktan başka çaresi kalmamıştı...Geliştirdiği bu lanet, savaşta ölen elfleri iskelet olarak  diriltiyor ve kendi safına katıyordu...Bu lanet sayesinde Madjsali kaybettiği gücü geri alabilir ve malum zafer onun olabilirdi... Laneti uyguladı ama bir şeyler ters gitmişti...Dirilen elfler onun safında değil, ona karşı savaşıyorlardı... Çünkü Madjsali'nin yarım laneti elflere vucutlarını kaybettirip bir iskelet olarak diriltebiliyordu ama ruhlarını kaybettirememişti - ve dolayısıyla iskeletler elflerin safında savaşıyorlardı... Bu bozgunun üzerine Madjsali bir lanetle tüm iskeletleri Daaskeona denen -kimsenin bilmediği ve bulamadığı- bir mağaraya hapsetmişti...Oradaki iskeletler ancak Hadforie denen yaşam pınarından içilecek bir iksirle eski hallerine dönebilirlerdi...  Bu pınarı da yüzyıllardır bulan- hatta izine bile rastlayan olmamıştı...

Falador artık o iskeletlerin kim olduğunu çok iyi anlıyordu....

written by: emrearas2003

Ama ne şimdi o hayat iksirini ne de asırlar öncesindeki savaşları düşünecek zamanı vardı. Odada ki hava gittikçe ağırlaşıyor ve nefes almak daha da güçleşiyordu.Önce bacakları titremeye başladı sonra hafızası aklı bir efsunla kaplanmış gibi bulutlanmaya…. En son hatırladığı şey ansızın ortaya çıkan ışık ve iki silüetti.
Güneş ışıl ışıl parıldıyordu gözlerini araladığında Falador. Isısı yavaş yavaş bir örtü gibi sarıp ısıtmaya başlamıştı incinmiş bedenini. Kendine gelmeye başladığında derin derin nefes almaya çalıştı. Havada bin bir çiçek ve bitkinin aroması ve sadece küçüklüğünden hatırladığı yoğun bir iyot kokusu vardı. Ayağa kalktı ve etrafa afallamış şekilde bakakaldı. Hayatında ilk kez böyle bir şey görüyordu. Kızıl ipeklere örülmüş altın alevli sancaklar… Karşısındaydı artık.. Efsaneler masallar.. Çocukluğundan beri duyduğu herşey..Kutsal alev şehri … Topaz kubbeleri güneşte alev alev yanıyordu. İncecik bir saç örgüsü gibi göklere el açmıştı yakut bezeli kuleleri. Lapis rünlerle bezeli kapısından yukarı çıkıyordu ak garnit basamakları şehrin. Binlerce çiçek gümüş saksılardan rüzgarlarla dans edercesine salınıyordu. Şehir dışındaki bahçelerde ağaçlar yapraklarını yollara döküyor çiçek tozları kar taneleri gibi etrafta uçuşuyordu. Bu kadar renk bu kadar ihtişam ….ve en sonunda kraliyet
salonu ya da kutsal bir yer olduğu büyüklüğü ve yüceliğinden belli olan yapının önünde tireşiyordu kutsal ateş. Elflerin Kalbinin attığı yer. Tanrını ışığı Alhaz…

Hep ağaçlar da yaşayan Falador kabullenemiyordu burda olmasını. Kafasında daha yeni kurtulduğu karanlık ve izbe mağaradaki sorulara yanıt bulmadan bir de buraya anlamlar yüklemeye çalışıyordu şimdi.

“ O kadar şaşırma ormanların çocuğu güçlü Falador!” dedi arkasından güçlü bir ses.”Daha yaşayıp göreceğin çok şey var bu dünyada!”. Falador Sağ tarafa kafasını hafifçe çevirdi.

“ Selam sana falador. Ben kutsal şehir Alhaz ın hükümdarı Lajisoero'nun batı ordularının komutanı Arian. Seni ona götürmekle görevliyim. Şimdi beni takip et” dedi. Asma Sarmaşıklarıyla işlenmiş bronz zırhında yüce bir kral gibiydi Arian.Kızıl taşlarla süslenmiş klıcı kınında hazırdaydı.”Hala savaş halindeyiz belki sen bilmiyorsun ama şimdiden senin yüce ormanına bile geldi karanlığın kolları.Artık saniyeler bile değerli bizim için.”

“Ama sadece bir efsane olmalı bu savaş,siz, hatta bu şehir.nasıl?”dedi Falador Şaşkınlığını artık gizlemeyerek. “ Kral herşeyi sana anlatcak . Hatta aklında kalmış diğer karanlık sorularıda. Zaman kısıtlı karanlığın gücü Lhasan kalesinin çelik kapılarında. Savaş , savaş artık kaçınılmaz boyutta.Cüceler, elfler ve kalan bir avuç insanın yanında bazı orman canlıları da var artık.Görsen bile inanamayacağın canlılar: Dağların reisleri kartallar, Ormanların efendileri Ağaçlar, artık yurtlarında özgürce koşturamayan tek boynuzlar, gizem dolu derinliklerden bize haberler taşıyan büyük deniz canlıları.... Hepsi sana efsane hepsi sana masal …. Ama gerçek olan bu dünya. Acıların, yenilgilerin, ölümlerin dünyası..” . Daha fazla bekletmemeliyiz ,kral sana hepsini anlatacak”. “ Hem eminim seninde çok sevineceğin bir gelişmede olabilir sarayda. Şu iksirler ve silahlarla uğraşan arkadaşın, o da bizimle”. Faladorun gözlerinin içi parlamıştı. Ağzından dökülen tek cümle “ O da mı burda?” oldu.
 

Written by:Pınar Yanardağ


Paasat? Paasat da mı buradaydı?? İşte yeniden  bir ümitsizlik silsilesi ruhunu sarmaya başlamıştı...Her zaman kendisini mantıklı bulan Falador, tüm bu olanlara neden cevap veremediğini kendi kendine soruyordu nafile olarak...Pek kolay olmasa da hala alışamadığı iskeletin kemikli suratına çevirdi kafasını; “Ne dedin sen?” diye çıkıştı sessizce ve Arian'ın ağzından Paasat sözcüğünü deli gibi duymak istercesine...En azından tüm bu olan biten karmaşanın içinde - yanında güvenebileceği birinin varlığını hissetmek...

İskelet bir an duraksadı, temkinkar bakışlarla Falador'u süzdü; “Şu arkadaşın...Hani şu iksir manyağı...Büyük Kule'deki laboratuara girer girmez her şeyi birbirine kattı...Tanrım! Adı neydi?....Paasat? Tam bir baş belası!”

Falador iskeletin kemikli suratına bakıp pek kolay olmasa da zayıfça gülümsemeyi başarabilmişti...Demek ki o da buradaydı...Arian'a tekrar döndü; ”Ama, ama o burada ne arıyor?” dedi , sesindeki ahenk ve mutluluk hissedilebiliyordu...

İskelet kafasını iki yana salladı; “Az daha tüm planlarımızı mahvediyordu...Ormanda - yeni iksiri için bir bitki ararken sanırım- yerde senin ok sadağını görmüş...Ayağın kaydığı zaman düşürmüş olmalısın...Sonra da yanındaki kuyuyu fark etmiş...Her neyse sonuçta senin kuyuya düşmüş olabileceğini tahmin etmiş ve kuyuya inmiş. Pahodyag ile Bamaslau'nun lahitlerinin yanında bayılmışsın galiba...İşte tam o sırada gelmiş, seni yerde görmüş ve deli gibi herkese saldırmış...Ama bizimkiler onu da bayıltmışlar...Bize çok zaman kaybettirdi...”

Falador Paasat'ı neden bu kadar sevdiğini bir kez daha anlıyordu; demek ki onu kurtarmak için hayatını tehlikeye atmıştı...

Tekrar iskelete döndü, gözlerinin olması gereken yerdeki derinlik ve koyu çukurlara bakarak “Peki şimdi nerede?” diye sordu heyecanla.

“Aşağıda, onu laboratuardan  zor çıkarabildik...Şimdi Büyük Bağ'da, Alhaz'ın en şifalı otlarının yetiştiği yerde...Yüce Kral'a gitmeden önce seni ona götürüyorum...  ”

Taş merdivenlerden indiler, ince bir patikayı takip eden yoldaydılar artık...Falador'un ne yakut kuleler ne de kutsal ateş umurundaydı artık...Gözleri sadece Paasat'ı arıyordu...İşte! Sonunda o aşina yüzü görmüştü...Paasat hararetli bir şekilde birkaç iskeletle tartışıyordu...Uzakta olmalarına rağmen sesi Falador'a kadar ulaşıyordu: “Hayır anlamıyorsunuz!Bu cins otlar sadece zehirli ok yapımında kullanılır!” - Paasat'ın söylediği her lafın ardından canları sıkıldığı belli olan birkaç iskeletin iç çekmeleri duyuluyordu...Falador'un Paasat'a duyduğu sevgi öylesine büyüktü ki, rahatlıkla birkaç saat boyunca onu izleyebilirdi...Ama birkaç dakika sonra ona duyduğu özlem, sevgisini bastırdı: “Paasat, dostum!”

İki dostun buluşması her şeye değerdi; birbirlerine öylece sarılı kaldılar dakikalar boyunca..”Falador, dostum bir şeyin yok ya? Seni gördüğüme çok sevindim...Artık geldiğine göre tüm bu saçmalıkların da neyin nesi olduğunu öğrenme vakti geldi sanırım... ” dedi iskeletin kemikli yüzüne dik dik bakan Paasat.

“Yarın Yüce Konsey toplanacak, neler olduğu, niçin burada olduğunuzu...Herşeyi, bilmeniz gereken her şeyi öğreneceksiniz...” dedi batı komutanı.

Paasat birdenbire durdu, yüzü öfkeyle buruştu; “ 'Bilmemiz gereken' her şeyi mi? Bana bak kemik torbası, ya tüm bu saçmalıkların ne olduğunu anlatırsın ya da senin o kemikli suratını dağıtırım, bilmiş ol! ”

Falador, Arian'ı iki eliyle omuzlarından tutmuş sarsmakta olan Paasat'ı kolundan tutup, hızla  geri çekti;  “Ben sana bu gece her şeyi anlatırım dostum.” diye fısıldadı hırçın elfin kulağına....  

                                                           *************

Falador gözlerini bir çadırda açtı...Ter içindeydi, kendini çok yorgun hissediyordu; nerede olduğunu hatırlayamayacak kadar yorgun...Bilinçsizce etrafına bakındı; burası genelde uzun süren avlarında, gecelemek için konakladığı çadırlara benziyordu. Paasat da yanındaki döşekte yatıyordu. Falador'un başı feci şekilde ağrıyordu; çadırın kapısına yakın bir yerde baba yadigarı okunu gördü; birdenbire durdu, sonra kendi kendine gülmeye başladı.”Tanrım! Tüm bunlar kabusmuş!Tüm o saçmalıklar...”. Hızla yataktan fırladı,  gördüğü kabusun ardından temiz havayı içine çekmek için kendini çadırdan dışarı attı, yemyeşil ağaçlara bakarak derin bir nefes aldı...

Arkasından gelen sesle sıçradı; “Demek ki uyandınız Falador, hazırlanın, sizi Yüce Konsey'e götüreceğim. Bu arada, yanan okunuzu yeniden yaptım- memnun kalmışsınızdır umarım... ”

Arian'ın sesi Falador'u gerçeğe döndürmeye yetmişti, gözlerini ovuşturdu; iskeletin orada olmaması için dua ederek Arian'a bir kez daha çaresizce baktı, bir küfür savurdu ve Paasat'ı uyandırmaya gitti...   

Written by: Emre Aras;

Iki arkadaş hazırlanmaya başlamışlardı ki kapıda beliren iki iskelet onlara seslendi “efendiler size uygun olacak mı emin değiliz ama elimizden gelenin en iyisi bu, bu kadar kısa sürede.” Ellerinde iki tane kurşuni renkte yakaları gümüş işlemeli takım vardı. İki arkadaş birbirlerine bakarak gülümsediler “en azından yeni giysiler” dedi Paasat kıkırdayarak. Günlerdir ilk defa gülümsedi Falador da. Yeni hediye almış çocuklar gibi yeni giysilerini giydiler tamı tamına vücutlarına oturmuştu. Tam dışarı çıkmaya hazırlanırken iki iskelet daha geldi içeri “ efendiler sizin silahlarınız belki daha uygun ama konsey için bunları takmanız daha uygun olur eğer sizde kabul ederseniz.” Bu sefer çelikten kınlarında iki tane kılıç gelmişti kadife tören yastıklarının üstünde. Hiçbir taş yada mücevher yoktu kılıçlarda ama birinde gümüş diğerinde altın sarmaşık işlemesi kabzasından en ucuna kadar kazınmıştı. Falador buna pek sevinmemişti “ ya yayım” diye üsteledi ulakları. Ulaklar ağızlarını açamadan Arian geldi içeri” Yayını da al bize güvenmiyorsan ama tören kıyafetlerinin anlamını anlatmam gerek önceden san sanırım” Elbiselerin değerini ve anlamını sıkıntılı elflere anlattı. Sıra silahlara gelince tek bir şey söyledi bunlar sizin kaderinizin anlamıdır. Gündüzün ve gecenin kılıçları Lumer ve Nôtan..Bunlar sizinle kalacaklar ve siz yaşadıkça onlarında gücü varolacak. İkisi de anlamamıştı ne Arian ın ne dediğini zaten sıkılmışlardı iyice. Bitse de erkenden ayrılsak dedi sessizce Falador .

Kılıçları da taktıklarında artık her şey hazırdı.Gerçek birer Elf asilzadesi gibi olmuşlardı Paasat gümüş ilmekli Nôtanı Falador ise altın Lumeri kuşanmıştı. Arian seslendi “ haydi vakit geldi konsey ve tüm şehir sizi bekliyor” Basamakları çıkıp şehrin birinci katına geldiklerinde etrafta hiç kimseye rastlamamışlardı henüz. Güneş takını geçip ikinci kata geldiklerinde geniş bir salona girdiler. İlerde 5 adam büyüklüğünde 3 adam genişliğinde bir kapı vardı. Kanatları açıldıkça salona güneş ışığı girmeye başladı gözleri kamaşmıştı. Tam salondan dışarı ilk adımlarını attılar büyük bir alkış bir şaşkınlık sesi yükseldi dev holden. On binlerce iskeletin ve elfin kalabalığı holün tüm katlarını doldurmuştu.en uçta ise yüksek bir kaidenin üstünde ikisi sağda ikisi solda dort taht ve ortada büyük bir sunak yer alıyordu. “sessizlik” diye bağırdı tahtlardan en sağda oturan karartı. “ sessizlik. Konuklarımızı daha fazla ne korkutalım ne de rahatsız edelim.Bırakın tanıtsınlar kendilerini bize kutsal şehrin halkı” Kral Lajisoero ydu tahta oturan ama o bir iskelet değildi kanlı canlı etten ve kemikten yaşayan bir elfti.” Bırakın tanıtsınlar kendilerini bize ve diğer konuklarımıza” diyerek diğer 3 tahtı gösterdi. Tahtlardan birinde burgu burgu sakalı ve kalın zırhıyla bir cüce , diğerinde uzun ve iri yapılı ama orta yaşlarında bir insan ve diğer tahtta da yakası kürklü bir kaftan giymiş başka bir elf vardı.

“ Asıl soruları olan ve açıklama isteyen bizleriz” diye öne atıldı falador. Cüce kral yanındaki tahttaki ölümlü kralı dürterek “Cüretkar ama çok yürekli”.

“ sana sorularının cevabını elbette vereceğiz ve buna yükümlüyüz ama sizde hür halkın en yüce krallarının önünde olduğunuzu aklınızdan çıkarmayın” dedi Lajisoero hafif azarlar bir tavırla ama duygu yüklü.” Şimdi lütfen bize adınızı ve nerden geldiğinizi ve nasıl geldiğinizi konseye anlatın, sizi temenni ederim tüm sorularınız yanıtlanacaktır.”

Written by: Pınar Yanardağ;

Paasat ve Falador saskinlikla birbirlerine bakiyorlardi simdi;
Paasat Falador`a dramatik bir "ne yapsak da buradan kurtulsak„
bakisi atti ama hersey nafileydi artik.
Falador bogazini temizledi; artik konusmaya hazir oldugunu
belirtircesine..."Ben Falador- Duldarin Ormanlari`nin avci elfi." Ve
bu da -Paasat`i isaret ederek; "Benim tek dostum Paasat".
Binlerce elfin doldurdugu salonda ölum sessizligi vardi artik;
Falador pek kolay olmasa da yuce kral Lajisoero`nun derin, sert
gozlerine bakmayi basarabilmisti. "Ve buraya bir grup iskelet
tarafindan zorla getirildik" diye atildi Paasat, gozlerini
konseydeki cuceden bir an olsun bile ayirmadan. Kelimelerini
tamamlama cesaretini ve gucunu nereden buldugunu
bilmiyordu: "Hem...Tum bunlarin kara buyu olmadigini da nereden
bilebiliriz ki ha?" dedi sozlerinin etkisini gormek icin cuceye
sinsice bakarak... Arkadan gelen, ince ama sert bir kadin sesiyle
sasirdi Paasat; hemen arkasini dondu, hayatinda o kadar guzel bir
elf kizi gormedigine yemin edebilirdi. Gri gozlu elf kizinin yuzu
ofkeyle burusmustu;
"Kara buyu ha? Bunu gercekten bilerek mi soyluyorsun merak ediyorum
elf. Sen o savasi ve korkunc sonuclarini gormedin, sen Kadim
Savaslarda oynanan igrenc politikalari, hirsi ve acgozlulugu
gormedin. Dunya irklarinin salt guc ugruna yaptiklari kiyimlari
gormedin.Tamam belki su gun icin tum bunlari gorme yetisine sahip
olmayabilirsin- bunu anlayisla karsilar ve sana ceneni kapatmani
onerirdim.Demek bizi kara buyu yapmakla sucluyorsun ha? Demek biz
size hikaye anlatiyoruz? Siz tum dunyayi Duldarin Ormanlari`ndan
ibaret mi saniyorsunuz? Guven icinde, tum gun yarasa pesinde kosmayi
kahramanlik mi saniyorsunuz? Buna ancak gulerim elf, ancak gulerim.
Ve eger ki gorunen gercekle yetinmek istiyorsaniz sizi dunyanin obur
tarafina, kacinilmazi geciktirmeye calisan irklarin tarafina alalim
derim." Elf kizinin yuzunden atesler cikiyordu artik, yuzu
kipkirmizi kesilmisti. Paasat kendisini kucuk ve asagilanmis
hissetmesine ragmen, gozlerini bir an olsun elf kizindan ayirmadi.
Paasat bu lafin altinda kalmayacakti elbette, cevap vermek icin
agzini acti ama sozcukleri derin kukreyisin ardinda kayboldu;

"Yeter, kesin artik..."


                                                                                              

                  http://www.groups.yahoo.com/group/fantaziyazarlari     

    

                                                  *************************

                                                              ***************

                                                                      ******

                                                                           *